
Atatürk şimdi ölüyor...
SEVGİLİ Kıymet Sönmez, bir eski takvim yaprağının arkasında buldu:
"...İnebolu’dan Kastamonu’ya geliyoruz. Büyük Gazi’nin 24 saat evvel şapka hakkında söylediği nutuk Kastamonu’da etkisini göstermiş. Bütün memurlar, öğretmenler beyaz şapka giymişler.
(.......)
Ata, Kastamonu’ya gelirken çarşaflı-peçeli kadın öğretmenler, şimdi peçelerini açmışlar. Yol boyunca yaşlı, genç, kadın, erkek, çocuk herkes dizilmiş, sevgi çığlıkları atıyorlar. Bu sesler Ilgaz’ın eteklerinde yankı yapıyor.
(.......)
Gazi, manzaranın ihtişamı karşısında otomobilinden indi. Daha iki adım attı ki, yolun iki tarafını dolduran ve tarlalara taşan gök peştamallı Türk anaları onun etrafını sardılar.
(.......)
Altın saçlı, keskin bakışlı Atatürk, mendilini gözlerine kapattı...
Atatürk ağlıyordu..."
*
O kutsal devrimin, artık sadece eski takvim yaprağının arkasında kalan kısmıdır bu.
Bize; kılık-kıyafet devriminin, tüm cumhuriyet devrimlerinin sembolü olduğunu anlatır.
Atatürk, güçlü orduları yendiğinde değil, Kastamonu’da çağdaş giysili kadınları gördüğünde anlamıştı başardığını ve ilk kez ağlamıştı.
Ve dinci bu yüzden ısrarlı.
Bu yüzden; karşı devrimciler açısından kadınların tekrar tesettüre bürünmelerinin, üniversitelerden başlayarak kızların türbana girmelerinin önemi fazla.
Bu yüzden sabırsızlar.
Bu yüzden aceleleri var.
*
Şimdi kaybediyor Atatürk...
Şimdi yeniliyor...
Atatürk’ü ağlatan kıyafet devrimi de öbür devrimler gibi bugünlerde siliniyor.
Anlamıyor musunuz?..
Bir ulus, kendisine bağımsızlık-özgürlük-kimlik-kişilik veren... Onur-şeref armağan eden... Kendisine çağdaşlık-uygarlık yolunu açan... Ve bunu başardığını gördüğü zaman ağlayan yiğidine ihanet ediyor.
Çocukları terk ediyorlar onu...
Ve Atatürk yeni yeni ölüyor.
Bekir Çoşkun
EVET BİR SÜRE ARA VERDİM.UZUN ZAMANDIR GÜNCELLEMEDİM SAYFAMI AMA NEDENSE KİMSE MERAK ETMEDİ:)
OLSUN BEN YİNE DE DEVAM ETMEK İSTİYORUM KALDIĞIM YERDEN BİRBİRİMİZİ KOŞULSUZ SEVEBİLMEK ÜZERİNEYDİ YARIM KALAN YAZIM.
Kendinizin değerini ölçün bir paspasın değerini en iyi bilen, ayakkabıları kirli olan kişidir
Yaşamınızı kendinize acıyarak, kınayarak ve Mea Culpa hastalığının belirtilerini uygulayarak sürdürmeyin. Bizler düşündüğümüz kadar kötü değiliz
Bir ilişkiye girmeden önce kendi kendinize öbür kişinin dayanamayacağınız bir özelliği var mı? diye sorun Eğer varsa, bu özelliğiyle sürekli olarak yaşayabilirmiyim diye gene sorun. Eğer yanıtınız hayır ise ilişki kurmayı bırakın.İlişki kurduğunuz kişiyle birbirinizi seviş nedenlerinizi alt alta döküp yazın. Sonra, işler kötüye gittiğindelisteyi çıkarıp yeniden okuyun. Bu sorunlarınızı ivedi çözecektir.
Öbür kişinin sorunlarını kendizinkiymiş gibi benimsemeyin.Bu durum,yalnızca sorunu iki kat güçleştirmeye yarar.
Anlaşmazlıklardan ve tartışmalardan korkmayın. Tartışmayan insanlar birbirlerine özen göstermeyen ya da ölü kişilerdir. Greçekte, kısa tartışmalardan kaçının. Tartışmanın tam bittiğine ve bir sonuca ulaştığına inanın.
Sona erdiğinde tartışmanızı unutun.
Eğilmeyi öğrenin. Kırılmaktan iyidir.
Kendinizi çok ciddiye almayın. Ama öbür kişiyi ciddiye almakta başarısız olmayın.
Alınganlığa, egoizme ve çocukca incinmelere kendinizi kaptırmayın. Bunlar yalnızca ilişkinizin değerini alçaltmaya ve yakınlaşmanızı önlemeye yararlı olacaklardır.
Küçük sinirlenmelerinizi gözönüne alınız. Aksi takdirde, bunlar zamanla yıkıcı canavarlar haline gelirler. Bunları bir an önce dile getirin.
Gururlu olmayı bırakın. gurur genellikle sahtedir. Engeller oluşturur ve yakınlaşmayı önler.
Öbür kişilerinde insan olduğunu kabul edin.
Her ikinizin ilişkilerinide gözönünde tutun.Çünkü bunlar statik değil dinamiktirler ve bu yüzden iyiye yada kötüye doğru sürekli değişmektedirler.
Duyumsamalarınızı canlı tutun. Duyumsamalar canlıyken ifade edilirse anlam kazanır.
şimdilik bu kadar bitti sanmayın devamı var:))
Bazı arkadaşlardan çok ilginç yorumlar aldım.Benim için her yorum her eleştiri çok önemlidir.Çok duygulandım nedensiz evet nedenini bilmiyorum ama şunu farkettim bir şeyler üretmek hiç tanımadığın insanlara sesini duyurabilmek bende varım bende buradayım demek çok güzel evet gerçekten çok çok güzel.
Yazar William Faulkner, 1950 yılında Nobel Edebiyat ödülü'nü aldıktan sonra yaptığı konuşmada şöyle demiş:
''Akşamın kızıllıkları içinde güneş batar ve mağaranın girişine doğru sarkan değersiz kaya parçasının üzerinde kaderin dan danı son kez çınlarken bir sesin daha susmadan var olduğuna, bir insanın kısık, ama yorulmayan sesiyle konuşmasını sürdürdüğüne inanıyorum''
Bir grup öğrenciden Dünyanın Yedi Harikası'nın neler olduğunu düşündüklerine ilişkin bir liste yapmaları istenir.Aralarında anlaşmazlıklar çıkmasına karşın aşağıdakiler en fazla oyu alanlardır:
1.Mısır'ın Büyük Piramitleri
2.Tac Mahal(Taj Mahal)
3.Büyük Kanyon(Grand Canyon)
4.Panama Kanalı
5.Empire State Binası
6.St.Peter Bazilikası(St Peter's Basilica)
7.Çin Seddi(Chine's Great Wall)
Öğretmen oyları toplarken,sessizce duran bir kız öğrencisinin henüz kağıdını vermemiş olduğunu farkeder.Sonra öğrencisine kendi hazırladığı liste ile ilgili bir problem olup olmadığını sorar.Kız öğrenci ise''Evet,biraz.O kadar çok şey var ki,bir türlü karar veremiyorum''der.
Öğretmende öğrencisine;
''Peki,söyle bakalım senin listende neler var,belki biz sana yardımcı olabiliriz''der.
Kız öğrenci önce duraksar ve sonra okumaya başlar:
''Bence Dünya'nın Yedi Harikası:
1.Görmek
2.Duymak
3.Dokunmak
4.Tatmak
5.Hissetmek
6.Gülmek
7.Ve sevemk
Oda da sinek uçsa sesi duyulacak şekilde bir sessizlik oldu.Basit,sıradan ve normal olarak düşündüğümüz ve gözden kaçırdığımız şeyler gerçekte ne kadar mükemmeldirler.
İçten bir hatırlatma:Hayattaki en değerli şeyler satın alınamayanlardır.
tülay zorlu
Beri gel,daha beri,daha beri
Bu yol vuruculuk nereye dek böyle?
Bu hır-gür,bu kavga nereye dek?
Sen bensin işte,ben senim işte
Ne diye bu direnme böyle,ne diye?
Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık,ne diye?
Topumuz bir tek olgun kişiyiz,bir tek
Ne diye böyle şaşı olmuşuz,ne diye?
Zengin yoksulu hor görür,ne diye?
Sağ soluna yan bakar,ne diye?
İkiside senin elin,ikisi de,
Peki,kutlu ne,kutsuz ne?
Topumuz bir tek inciyiz,bir tek
Başımız da tek,aklımız da tek.
Ne diye iki görür olup kalmışız
İki büklüm gökkubbenin altında,ne diye?
Sen habire geveledur bakalım,
Habire usul boylu''birlik çam ağacı''de
Sonu nereye varır bunun,nereye?
Şu beş duyudan,altı yönden
Varını yoğunu birliğe çek,birliğe.
Kendine gel,benlikten çık,uzak dur.
İnsanlara katıl, insanlara,
İnsanlarla bir ol.
İnsanlarla bir oldun mu,bir madensin,bir ulu deniz
Kendinde kaldın mı,bir damlasın,bir tane
Erkek arslan dilediğini yapar,dilediğini.
Köpek köpekliğini ededurur,köpekliğini
Tertemiz can canlığını işler,canlığını
Beden de bedenliğini yapar,bedenliğini
Ama sen canı da bir bil,bedeni de
Yalnız sayıda çoktur onlar,alabildiğine,
Hani şu bademler gibi,bademler gibi,
Ama hepsindeki yağ bir
Dünyada nice diller var,nice diller,
Ama hepsinde de anlam bir
Sen kapları,testileri hele bir kır
Sular nasıl bir yol tutar,gider
Hele birliğe ulaş,kavgayı,hır-gürü bırak
Can nasıl koşar,bunu canlara iletir.
MEVLANA CELALEDDİN
Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir.
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mı?
Camide uyanıyorsunuz. Bir tahta sandık içinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette. Tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak. Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar, torunlar, hepsi hazır.
Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya 3 ayda bir maaşınızı alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev.....
Altmışlı yaşlara kadar her şey garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikce düzeliyor. Kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün size hoşgeldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz. Ve genel Müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak işe başlıyorsunuz. Herkes karşınızda el pençe divan....
Vucudunuzda da bazı hoşa giden hareketlerde başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz. Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade....
Aman ne güzel günler başlıyor....derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya çıkmış. ''Fazla çalıştın.'' diyor, 'artık eve dön, işi bırak, okumaya başla,harçlığın benden olsun.....''Keyfe bakarmısınız? Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler,kızların sayısı artıyor. Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor,araba kullanma derdi de yok artık.
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, ''Evde otur,keyfine bak, oyuncaklarınla oyna'' diyorlar. Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar,hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz. Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor ve sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz. Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.
Nasıl ama İŞTE YAŞAMAK.........
Zaman çok önemli insan hayatında bazen bir saniyenin bile ne kadar çok önemi vardır değilmi?
@ 10 yılın değerini anlamak için,
yeni boşanmış bir çifte sorun.
@ 4 yılın değerini anlamak için,
şu anda ayrı olan lise aşıklarına sorun.
@ 1 yılın değerini anlamak için,
Final sınavını geçemeyen bir öğrenciye sorunç.
@ 1 haftanın değerini anlamak için,
Haftalık gazetenin editörüne sorun.
@ 1 saatin değerini anlamak için,
Buluşmak için birbirini bekleyen aşıklara sorun.
@ 1 dakikanın değerini anlamak için,
Uçak, Tren veya otobüsü kaçıran birine sorun.
@ 1 saniyenin değerini anlamak için,
Kaza geçirmiş bir insana sorun.
@ 1 milisaniyenin değerini anlamak için,
Olimpiyatlarda gümüş madalya almış birine sorun.
ZAMAN KİMSEYİ BEKLEMEZ....SAHİP OLDUĞUNUZ HER AN HAZİNEDİR....
Anonim
Üsteğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor,bir taraftan da onlarla laflıyordu. ''Nerelisin?'' gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk görür. Merakla 'Adın ne senin evladım?' der.
Çocuk, ''Ali'' diye cevap verir.
''Nerelisin?'' der.
Ali ''Tokat, Zile'denim'' der.
''Peki evladım bu kafanın hali ne?''
Ali, ''Anam cepheye gelirken kına yaktı, komutanım'' der.
''Neden?'' der komutan.
Ali, ''Bilmiyorum komutanım. ''Peki gidebilirsin kınalı Ali.O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer.
Kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır.Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali'nin okuma yazması da yoktur,arkadaşlarından yardım ister, ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali söyler, arkadaşları yazar ''Sevgili anne babacığım ellerinizden öperim, ben burada çok iyiyim, beni merak etmeyin'' diye başlar.
Kız kızkardeşini, kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar, köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini, kendileri var oldukça düşmenın bir adım bile ileryemeyeceğini yazdırır. Gururla mektubu bitirir, neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına not düşer: Ali'nin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır. ''Anacığım kafama kına yaktın, burda komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler, sakın kardeşim Ahemet'e de yakma, onla da dalga geçmesinler,'' der'' ellerinden öptüm'' diye bitirir.
Aradan zaman geçer.
İngilizler kesin sonuç almak için tüm güçleriyle Gelibolu'ya yüklenirler.
bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşmüşlerdi. Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetler de yeterli olmamış, onların sayıları da epey azalmıştı. Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı da olayı görüp yerinde duramıyordu. Kensinin bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi.
Onlar insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu yerde dua ediyorudu. Komutanların bu düşünceli halini gören ve durumun vehametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylerle. Komutanları onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz gönderir. Kınalı Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz, hepsi şehit olmuştur. Aradan zaman geçer. Kınalı Ali'nin ailesine yazdığı mektubun cevabı gelir. Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu okumaya karar verirler. (Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesinde sergilenmektedir.) Babası anlatır Ali'nin. ''Oğlum Ai nasılsın? İyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim,'' dedikten sonra, öküzü sattık paranın yarısını sana, yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz, şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum, zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorumda, siz sakın bizi merak etmeyin bizi düşünmeyin'' der. Köyü akrabalarını anlatır ve mektubu bitirir. ''Ali, ananında sana diyeceği bir şey var.'' Anası anlatır. ''Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler, kardeşimede yakma demişsin, kardeşinede yaktım, komutanlarına ve arkadaşlarına söyle, senle dalga geçmesinler, bizde 3 şeye kına yakarlar:
1. Gelinlik kıza; gitsin ailesine ve çocuklarına kurban olsun diye,
2. Kurbanlık koça; Allah'a kurban olsun diye,
3 Askere giden yiğitlerimize; vatana kurban olsun diye......
gözlerinden öper, selam ederim Allah'a emanet olun.'' Mektubu okuyan Ali'nin komutanı ve diğerleri hıçkıra hıçkıra ağlamaktadırlar.
Anonim
Kaderci değilimdir ama kadere de inanırım. Siz ne düşünüyorsunuz bu konu da bilmiyorum ama size bununla ilgili yaşanmış olduğunu düşündüğüm bir yazı yazıcağım.
İskoçya'da yoksul mu yoksul Fleming adında bir çiftçi yaşardı. Bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Sesin geldiği yere koştuğunda, bataklığa beline kadar batmış bir çocuğun kurtulmak için çırpındığını gördü. Çocuk, bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu.:çiftçi çocuğu bataklıktan çıkararak ölümden kurtardı. Ertesi gün Fleming'in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi.Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini.
-Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum, dedi. Yoksul ve onurlu Fleming
-Kabul edemem, diyerek ödülü geri çevirdi. Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü.
-Bu senin oğlunmu?, diye sordu aristokrat.
-Evet dedi çiftçi gururla. Aristokrat devam etti:
-Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver, iyi bir eğitim almasını sağlayayım.
Eğer karakteri babasına benziyorsa ileride gurur duyacağın bir kişi olur.
Bu konuşmalar sonunda Fleming'in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü. Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming'in oğlu Londra daki st.mary's Hospital Tıp Fakultesinden mezun oldu ve tüm dünyaya adını 'Penisilin'i bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra Aristokratın oğlu zaturreye yakalndı. Onu Penisilin kurtardı! Aristokratın adı Lord Randolp Churcill'di. Oğlunun adı ise Sir Winston Churcill. Kurtaran doktor, çifçinin oğlu Sir Alexander Fleming 'di.....
--- Hakkımda---
--- Bağlantılar ---